O ağaç kaç
zamandır duruyordu rüzgarın serinliğini koynunda saklayan dağ yamacının
tenhasında. Bir başıma kalmıştım o tenhada.
Dünyanın bütün ırmakları, gölleri, denizleri
kurumuştu o an . Akşamın ve sabahın, aydınlığın ve karanlığın, acının ve
hüznün, hayatın ve ölümün, gurbetin ve sılanın, dostluğun ve düşmanlığın
gelmekte ve gitmekte olanın sesi kurumuştu. Bütün dağları ve ovalarıyla, yaylaları
ve kışlaklarıyla dünya kurumuştu. Ne bir böceğin vızıltısı ne kuşkanadının
esintisi. Hiçbir ses yoktu kalbimin çarpıntısından başka. İnsan bir dağ başında
tek başına kalsa ne yapardı?
Başka bir güne
yine böyle bir tenhanın gölgesi düşecek elbet.
Fakat dünya dünya
olalı böylesine kalabalık bir yıldız mahşeri görülmemişti gökyüzünde. Gökyüzünü
bir gelincik tarlasına dönüştüren o yıldız mahşeri kendi aralarında konuşuyordu
sanki. Kalabalık bir yalnızlıktı onlarınki. Beni de içine çekti sessizce, kayan
bir yıldızla adeta bir çocuk edasıyla sıcak bir sevinç kapladı içimi.
Şu koskoca kentte
yaşadıklarımızda ne kadar bir başımıza kalırız? İnsanın bir başına kalması
biraz da kendisini tanımasının bir yolu değil mi? Bazen gün batımında duygular
aklımı tutsak ettiğinde her şeyi bir kenara bırakıp yürümek isterim. O an
yalnızlık da, sessizlik de hiç ürkütmez beni.
İnsan kendi tenhasında yalnızca sevdiğiyle
beraberdir. Korkutucu olan sevdasız olmaktır, yalnız başınalık değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder