Günlük Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kasım 24, 2015

TENHANIN YÜZÜ



O ağaç kaç zamandır duruyordu rüzgarın serinliğini koynunda saklayan dağ yamacının tenhasında. Bir başıma kalmıştım o tenhada.

 Dünyanın bütün ırmakları, gölleri, denizleri kurumuştu o an . Akşamın ve sabahın, aydınlığın ve karanlığın, acının ve hüznün, hayatın ve ölümün, gurbetin ve sılanın, dostluğun ve düşmanlığın gelmekte ve gitmekte olanın sesi kurumuştu. Bütün dağları ve ovalarıyla, yaylaları ve kışlaklarıyla dünya kurumuştu. Ne bir böceğin vızıltısı ne kuşkanadının esintisi. Hiçbir ses yoktu kalbimin çarpıntısından başka. İnsan bir dağ başında tek başına kalsa ne yapardı?

Başka bir güne yine böyle bir tenhanın gölgesi düşecek elbet.

Fakat dünya dünya olalı böylesine kalabalık bir yıldız mahşeri görülmemişti gökyüzünde. Gökyüzünü bir gelincik tarlasına dönüştüren o yıldız mahşeri kendi aralarında konuşuyordu sanki. Kalabalık bir yalnızlıktı onlarınki. Beni de içine çekti sessizce, kayan bir yıldızla adeta bir çocuk edasıyla sıcak bir sevinç kapladı içimi.

Şu koskoca kentte yaşadıklarımızda ne kadar bir başımıza kalırız? İnsanın bir başına kalması biraz da kendisini tanımasının bir yolu değil mi? Bazen gün batımında duygular aklımı tutsak ettiğinde her şeyi bir kenara bırakıp yürümek isterim. O an yalnızlık da, sessizlik de hiç ürkütmez beni.

 İnsan kendi tenhasında yalnızca sevdiğiyle beraberdir. Korkutucu olan sevdasız olmaktır, yalnız başınalık değil.

ÇEKİP GİTSEM


Şimdi arabadan insem.  Korna seslerinin, egzoz dumanlarının, ışıklı panoların arasından geçip gitsem. Şehir bir canavar gibi ardımda kalsa. Şuralarımdan  bir şey akar gibi yalasa rüzgar boynumu. Ardına bakmadan giden birinin, siyah beyaz fotoğrafı olsam. Çekip gitmenin deli kısrakları koştursa gönlümde, soluksuz kalsam.

Kasım 12, 2015

YAŞAMAYA DAİR



‘Benim sevdalandığım kadın sizlerin gönül verdiğiniz kadınlara benzer. Sanki bir tanrı tarafından özenle çizilmiş gibi göz kamaştırıcı güzelliği vardır, güvercin kadar alçak gönüllü, yılan gibi oyunbaz, tavus kadar gururlu ve kibirli, kurt kadar yırtıcı, kuğu kadar hoşa gidici ve karanlık gece kadar korkutucudur. Bir avuç toprak ve bir tas denizköpüğünden  yaratılmıştır o.

Bu kadını çocukluğumdan beri tanırım, bahçelerde peşinden gitmiş, kentin sokaklarında gezinirken giysisinin eteğine tutunmuşumdur. Gençlik günlerimden beri tanırım onu ve görmüşümdür kitapların sayfalarında onun gölgesini. Dinlemişimdir o göksel sesini akarsuyun  çağıltısında.

Yüreğimin tatminsizlikleri ve ruhumun sırlarını açmışımdır, bu kadına.
Gönlümün sevdalandığı bu kadının adı ‘ Yaşam’ dır. Çok güzeldir ve tüm gönülleri çeler. Yürekleri rehin alır ve özlemlerimizi vaatlere gömer.’
Yaşama dair ünlü felsefecinin yorumu böyle…

Bazen hayatın bizi nereye savurduğundan korkar, bazen de kendimizle baş edemeyişimize odaklanırız. Hep bir sahicilik içerisinde ilerlemeye çalışırız. Asıl çarpıcı olan insanın var olduğu ve olacağı müddetçe hemen her zaman bir anlam peşinde koşacağı. Hatta anlamları reddederken bile  yeni anlamlar  yaratacağı..

Hayat art arda eklenen bir beklemeler silsilesidir. Ömür boyu hayatın bize oynayacağı oyunları bekleyeceğiz ve hayat bize kıs kıs gülecek. Sevgili, olmayacak işler, yaz, okulun bitmesi, doğum, ölüm.

Hep bekliyor insanoğlu. Tüm belirsizlik, sabırsızlık ve sıkıntı duygularına karşın dahi, iyi günleri bekliyor. Oysa yaşamı bekleyerek tüketmek yerine her saniyesine sarılıp hissetmek değil mi doğru olan.

Başkalarının hayatını daha rahat görüp sorgularken kendi tüketişimizi fark etmiyoruz bile. Oysa yaşam bizlere sunulan en değerli hediye . İktidar savaşları yerine, birbirimize sarılmak için geç mi kaldık acaba?

Tüm anlam peşinde koşmalardan ve beklemelerden sıyrılıp, korkmadan gülüp, sevip ağlayabilmeli insan. Hani kalbinin çarpıyor olmasından sevinç duyarak, merhameti hiç yok etmeden alçak gönüllüğün koynunda yaşayabilmeli.

Açan bir çiçeğe, küçük bir bebeğe, minik bir kediye bakarken yüzümüz gülüyorsa, hala sevenlerimiz varsa, yaşıyoruz demektir.
 

YAŞAMAYA DAİR
 
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.

NAZIM HİKMET

Kasım 05, 2015

YAŞAM İLETİŞİMDİR


Toprak suyla ve havayla, bitkiler toprakla, güneşle ve ayla, bulutlar rüzgarla, arılar polenlerle, insan insanla, kuşla, bitkiyle, hayvanla kısacası doğadaki her şey birbiriyle iletişim halinde. Yaşamı var eden sihir, canlı ve cansız tüm varlıkların birbiriyle kurduğu iletişimde gizli.

Yüzyıl öncesine kadar iletişim denen şey, mektuplar, özel ulaklar, dumanlı haberleşmeyi bir kenara bırakırsak, dokunmak, algılamak, görmek, koklamak ve hissetmekten ibaretti. Şimdiyse, mesajlar, whatsApp  lar, facebook lar dan ibaret.

İletişim çağı olarak adlandırılan çağda insan giderek kendi doğasına yabancılaşıyor. Bu anlayış yaşamın her anında emek ve sabır kavramlarının önemini yok sayarken tüketimi yüceltiyor. Tüketim arttıkça ürünün önemi azalıyor. Yeni çıkan bir telefon  modeli birkaç ay içinde eskiyip çöp oluyor. 

Aşk da tıpkı fast food yeme biçimi gibi anlık, geçici bir doyuma indirgeniyor. Tüketim kültürü her şeyi geçici kılarak yaşayabildiği için sağladığı mutluluk da kalıcı olamıyor. En kıymetli oyuncak alındıktan hemen sonra tüm önemi yitiriyor. Çocuklarımızı alarak mutlu edemiyoruz artık.

Sözlü ve görsel iletişimin ötesinde dokunmak, sessizce durmak ya da çevremizi izlemeye vaktimiz yok. Algılarımız körleştiğinden sadece en çok bağıran mesajı alabilecek durumdayız.

Sokakta sara krizi geçiren adam, dilenen çocuklar, kesilen ormanlar, avlanan geyikler bizlere seslerini duyuramıyorlar.

Herkesin birbirini tam olarak anlayabilmesi belki mümkün değil ama, anlamaya çalışmak ,empati kurmak her şeyin başı, yazarın dediği gibi ‘sevmek anlamanın ilk adımıdır’
Bazen konuşarak anlatayım derken duygular kelimelerin sınırlı varlığında yitip gidiyor. Dokunmalar kelimelere takılıp kalıyor, kelimeler iletişimi sınırlıyor. Hep bir adım daha öteye gidememenin anlatamamanın , anlaşılamamanın rahatsızlığında kalıveriyor 
‘iletişimler’. Sonra adı iletişimsizlik oluyor, yalnızlık oluyor, bunalım oluyor, stres oluyor.

Oysa doğaya ve doğanın aynalık ettiği iç dünyamıza bakmak ve farkında olmak yeterli. Biraz sessiz kalarak, biraz kelimelerden başka şeyleri duymaya, görmeye, hissetmeye, koklamaya çalışarak yaşasak, belki eksikliklerden ve arayışlardan yaşamın bütünselliğine doğru adım atmış oluruz.

Kasım 01, 2015

BİZ,BARIŞ İSTEYENLER



Belki bu güne kadar binlerce barışçıl yazı yazıldı, çizildi. Yaşanan bunca savaş ve kayıplar insanları nedense caydırmadı, yıldırmadı. Dünyanın her köşesinde şiddet, faşizm kol geziyor.

Güzel ülkemde çocuklar ölüyor, aleviydi diyorlar, çocuklar ölüyor, elinde sapan vardı diyorlar, çocuklar ölüyor orada ne işi vardı diyorlar. Terörist zannedilen kaçakçılık yapan bir grup TSK  jetleriyle (Roboski) bombalanıyor, ölen 34 kişinin 19 u çocuk. Kuru bir özür bile çok görülüyor.

 Elbette her ölüm erken biraz ama çocuklar asla bu şekilde ölmemeli…
‘Söylesene Vera ,
Çocuklara sıkılan hangi kurşun
Kahpe değildir
Nazım Hikmet

Yalnız savaşların olmadığı  bir dünyada değil , silahların olmadığı bir dünya istiyoruz, barış ancak böyle tesis edilebilir. Yeryüzünde son silah ortadan kalktığı gün evrensel barış sağlanabilecektir.

Duyguları eğitilmemiş, duyguları olgunlaşmamış insanların toplumunda en çok görülende şiddet eğilimidir. Duygusal saldırılar, hükmetme hırsları birbirinin içine girer. Duygusal olgunluğa ulaşmamış insanlar kendi uyguladığı şiddeti daima haklı görür.
Enstein bir savaşa alet olmaktansa, kendini parçalamayı yeğlediğini söylüyor. Bir insanı yok etmenin hiçbir makul açıklaması söz konusu olamaz. 
Oysa barışa el uzatmak, dostça yaşamak bu kadar mı zor?

Umarım gelecek yorgun insanlığa korkusuzluğu, erdemi ve sevgiyi aşılar, kararan gönüllere umut ve ışık saçar.