‘Benim
sevdalandığım kadın sizlerin gönül verdiğiniz kadınlara benzer. Sanki bir tanrı
tarafından özenle çizilmiş gibi göz kamaştırıcı güzelliği vardır, güvercin
kadar alçak gönüllü, yılan gibi oyunbaz, tavus kadar gururlu ve kibirli, kurt kadar
yırtıcı, kuğu kadar hoşa gidici ve karanlık gece kadar korkutucudur. Bir avuç
toprak ve bir tas denizköpüğünden yaratılmıştır o.
Bu kadını
çocukluğumdan beri tanırım, bahçelerde peşinden gitmiş, kentin sokaklarında
gezinirken giysisinin eteğine tutunmuşumdur. Gençlik günlerimden beri tanırım
onu ve görmüşümdür kitapların sayfalarında onun gölgesini. Dinlemişimdir o
göksel sesini akarsuyun çağıltısında.
Yüreğimin tatminsizlikleri
ve ruhumun sırlarını açmışımdır, bu kadına.
Gönlümün sevdalandığı
bu kadının adı ‘ Yaşam’ dır. Çok güzeldir ve tüm gönülleri çeler. Yürekleri
rehin alır ve özlemlerimizi vaatlere gömer.’
Yaşama dair ünlü
felsefecinin yorumu böyle…
Bazen hayatın bizi
nereye savurduğundan korkar, bazen de kendimizle baş edemeyişimize odaklanırız.
Hep bir sahicilik içerisinde ilerlemeye çalışırız. Asıl çarpıcı olan insanın
var olduğu ve olacağı müddetçe hemen her zaman bir anlam peşinde koşacağı.
Hatta anlamları reddederken bile yeni anlamlar
yaratacağı..
Hayat art arda
eklenen bir beklemeler silsilesidir. Ömür boyu hayatın bize oynayacağı oyunları
bekleyeceğiz ve hayat bize kıs kıs gülecek. Sevgili, olmayacak işler, yaz,
okulun bitmesi, doğum, ölüm.
Hep bekliyor
insanoğlu. Tüm belirsizlik, sabırsızlık ve sıkıntı duygularına karşın dahi, iyi
günleri bekliyor. Oysa yaşamı bekleyerek tüketmek yerine her saniyesine sarılıp
hissetmek değil mi doğru olan.
Başkalarının hayatını
daha rahat görüp sorgularken kendi tüketişimizi fark etmiyoruz bile. Oysa yaşam
bizlere sunulan en değerli hediye . İktidar savaşları yerine, birbirimize
sarılmak için geç mi kaldık acaba?
Tüm anlam peşinde
koşmalardan ve beklemelerden sıyrılıp, korkmadan gülüp, sevip ağlayabilmeli
insan. Hani kalbinin çarpıyor olmasından sevinç duyarak, merhameti hiç yok
etmeden alçak gönüllüğün koynunda yaşayabilmeli.
Açan bir çiçeğe,
küçük bir bebeğe, minik bir kediye bakarken yüzümüz gülüyorsa, hala
sevenlerimiz varsa, yaşıyoruz demektir.
YAŞAMAYA
DAİR
Yaşamak şakaya
gelmez,
büyük bir
ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın
dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı
ciddiye alacaksın,
yani o
derecede, öylesine ki,
mesela,
kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman
gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine
ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde
bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
NAZIM HİKMET
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder