Toprak suyla ve
havayla, bitkiler toprakla, güneşle ve ayla, bulutlar rüzgarla, arılar polenlerle,
insan insanla, kuşla, bitkiyle, hayvanla kısacası doğadaki her şey birbiriyle
iletişim halinde. Yaşamı var eden sihir, canlı ve cansız tüm varlıkların birbiriyle
kurduğu iletişimde gizli.
Yüzyıl öncesine
kadar iletişim denen şey, mektuplar, özel ulaklar, dumanlı haberleşmeyi bir
kenara bırakırsak, dokunmak, algılamak, görmek, koklamak ve hissetmekten
ibaretti. Şimdiyse, mesajlar, whatsApp lar, facebook lar dan ibaret.
İletişim çağı
olarak adlandırılan çağda insan giderek kendi doğasına yabancılaşıyor. Bu
anlayış yaşamın her anında emek ve sabır kavramlarının önemini yok sayarken
tüketimi yüceltiyor. Tüketim arttıkça ürünün önemi azalıyor. Yeni çıkan bir telefon
modeli birkaç ay içinde eskiyip çöp oluyor.
Aşk da tıpkı fast
food yeme biçimi gibi anlık, geçici bir doyuma indirgeniyor. Tüketim kültürü
her şeyi geçici kılarak yaşayabildiği için sağladığı mutluluk da kalıcı
olamıyor. En kıymetli oyuncak alındıktan hemen sonra tüm önemi yitiriyor. Çocuklarımızı
alarak mutlu edemiyoruz artık.
Sözlü ve görsel
iletişimin ötesinde dokunmak, sessizce durmak ya da çevremizi izlemeye vaktimiz
yok. Algılarımız körleştiğinden sadece en çok bağıran mesajı alabilecek
durumdayız.
Sokakta sara krizi
geçiren adam, dilenen çocuklar, kesilen ormanlar, avlanan geyikler bizlere
seslerini duyuramıyorlar.
Herkesin birbirini
tam olarak anlayabilmesi belki mümkün değil ama, anlamaya çalışmak ,empati
kurmak her şeyin başı, yazarın dediği gibi ‘sevmek anlamanın ilk adımıdır’
Bazen konuşarak
anlatayım derken duygular kelimelerin sınırlı varlığında yitip gidiyor.
Dokunmalar kelimelere takılıp kalıyor, kelimeler iletişimi sınırlıyor. Hep bir
adım daha öteye gidememenin anlatamamanın , anlaşılamamanın rahatsızlığında
kalıveriyor
‘iletişimler’. Sonra adı iletişimsizlik oluyor, yalnızlık oluyor,
bunalım oluyor, stres oluyor.
Oysa doğaya ve
doğanın aynalık ettiği iç dünyamıza bakmak ve farkında olmak yeterli. Biraz sessiz
kalarak, biraz kelimelerden başka şeyleri duymaya, görmeye, hissetmeye,
koklamaya çalışarak yaşasak, belki eksikliklerden ve arayışlardan yaşamın
bütünselliğine doğru adım atmış oluruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder